Sahilde oturmuş, sersem eden rüzgâr eşliğinde -rüzgâr mı sersem ediyor gerçekten yoksa ben sersemliğimi rüzgârla örtbas mı ediyorum? hep sersem miydim, sonradan mı oldum acaba? böyle şeyleri bilmek mümkün mü ki?- ve de güneşin altında -sersem eden güneş olmasın- oradakileri izliyorum. Kuma tekmeler atarak yürüyen, koşan ergenler, kumdan kaleler yapan çocuklar, gözlerini kısarak düşünür gibi yapan ya da gerçekten düşünen ve bu esnada ufka bakan ya da ufka dalmış olan yetişkinler -gerçekten yetişkinler mi? neye yetişmişler? yetişkinliğin ölçütü var mı? yetişkin olunduğuna kim, nasıl karar veriyor? yaşına mı bakılıyor, aklarına mı mesela?- yaşamın garip bir mozaiğini oluşturuyorlar. Peki, benim gözüm neden takılıyor ki bunlara, diyorum sonra kendi kendime. Hâlbuki benim de hayatım düşünüldüğünde gözler kısılarak ufka nazır, aynı anılardan bende de tonlarca çıkar.
Yere bir çakıl taşı düşüyor. Elimde olduğunu fark etmediğim ve hatta elime ne zaman ve nereden geçtiğini bile bilmediğim bir çakıl taşı düşüyor yere. Sesini duyunca kafamı eğip bakıyorum. İlk kez görmüşüm gibi –belki de ilk kez görüyorum- bakakalıyorum bir süre ve elime alıyorum ufka dalmadan önce, gözlerimi kısarak –ufka mı bakıyorum gözlerim kısık yoksa çakıl taşına mı, bilmiyorum-.
Neden sonra kendime geliyorum, akşam serinliğini hissederek sersemleten rüzgârın (!) etkisiyle ya da çakıl taşının sesiyle. Çakıl taşına bakıyorum sonra ufka bakmaktan ışığa duyarlı hale gelmiş gözlerimi kısarak.
03.06.2009

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder