Kahvaltı

Sabah uyandığında, kendini yataktan atmaya zorladı kalkabilmek için. Daha fazla uyumamalıydı. Günün yarısı olmuştur bile diye düşündü. Saati arandı gözleri. Kısık olmaları açılmak istememeleri gibi anlaşılabilirdi. Direniyorlardı kalkmamak, kapalı kalmak ve daha fazla uyumak için. Ama hayır. Gözlere ve bilince ya da bilinçaltına yenilinmemeliydi. Kalkılacaktı. Bazı şeyler zorluklarla (!) başa çıkmayı gerektirirdi. Saati gördü sonunda. Buğulu, titrek, belirsiz. Yelkovanı mı akrebi mi gördüğünü bilmiyordu bakarken. Ah şu gözlerim diye düşündü yeniden. Sonunda açtı gözlerini kocaman. En azından denedi. Ve saat on ikiye gelmek üzereydi. İnanamadı. Bu kez gözler kendiliğinden açıldı. Bu da bir şeydi o rehavet içerisinde. Ardından yeniden refleksten önceki hallerine döndü gözler. Dalgaların gelip gitmesi gibi. Çekildiler yeniden. Gözleri hala dörtte üç kapalıydı. Battaniyeyi üzerinden attı. Haziran gelmişti ama hala battaniye örtünmek gerekiyordu bu tuhaf şehirde. Bilmediği, yabancısı olduğu, alışamadığı. Sevdiği için yollara düşüp, sevdiğinin peşinden geldiği ve her şeyini arkada bıraktığı bu şehirde, her şey nasıl da farklıydı. Düşünmemeye çalıştı. Şimdilerde eve gelir diye düşündü. Kalkmalıydı. Güzel bir kahvaltı hazırlamalıydı. Bu saatte kahvaltı yedirecekti sevdiğine, ne var ki kendisi güne yeni başlıyordu. Sonunda yatakla olan ilişkisine son verdi. Kalkmıştı işte. Pijamalarını çıkarttı. Yatağı düzeltti. Banyoya gitti. Saçlarına baktı şöyle bir. Karmakarışıktılar. Duşa girmeye karar verdi. Üzerindekileri çıkarttı ve kirli çamaşır sepetinin üzerine koydu. Havluya uzak kaldığını fark etti. Suyu açmadan almalıydı. Öyle de yaptı. Kendini serin suyun altına bıraktı hemen. Sıcak suyu sevmezdi. Sıcak su ayılmasını sağlamaz, onu yeniden uykunun kollarına çekerdi hep. Bunun yanı sıra sıcakla arası da yoktu. Soğuğu tercih ederdi. Suyu biraz ılıştırdı yine de. Suyun altında zamanı düşündü yeniden. Elimizi kolumuzu bağlayan, yetişmek için koştuğumuz, her şeyi tıkış tıkış yaşamak zorunda bırakan, bitiveren, en güzel anlarda çabuk, en zor anlarda yavaş giden -öyle miydi gerçekten-, kendini aynada daha da çok hissettiren zamanı. Saçlarına sürdüğü şampuanı köpürttü zamanla yarışarak. Saçlarını kısa kestirmiş olmasına sevindi yeniden. Bilmediğin bir şehirde en ideali saçlar için. Zaman ve olanaklar. İşi bitmişti, saçlardan sonra. Acele ederek çıktı duşun altından. Kafasında dolaştırdığı tilkilerle her işi birbirine girmeye başlamıştı bile. Üzerine bir telaş siniyor, kanına adrenalin karışıyordu. Hemen havluyla kurulanarak yanına aldı eşyalarını ve onları giymek üzere odaya koştu. Üzerine bir tişört seçti ve aynanın karşısında, kısa saçlarına hızlıca bir şekil uydurdu. Havluyu çamaşırlığa götürdü oradan da mutfağa girdi. Çaydanlığa damacanadan su koyup çay yapmak gerekiyordu bu şehirde. Gerçi bu ülkenin belki de dünyanın her yerinde artık böyleydi bu durum. Birileri benzinden olduğu gibi sudan da mı para kazanıyordu yoksa insanları aldatarak. Neyse önemsizdi şimdi. Çaydanlığı ocağa koyup altını yaktı ve hemen buzdolabına seğirtti. Kahvaltı kabındaki zeytini aldı dolaptan, uzaklaştı ki kapısı açık kalmıştı bu ara, bir eliyle masanın örtüsünü kaldırdı, koltuğa fırlattı ve zeytini masaya bıraktı kapağını açarak. Kapağı mutfağa götürdü, tezgâha bıraktı, dolaba döndü, domates ve salatalıklardan çıkarttı, tezgâha bıraktı, dolaptan beyaz peyniri çıkarttı ki kutudaydı, onu da tezgâha bıraktı. Beyaz peynir için bir tabak çıkartıp, domates ve salatalıkları yıkamaya başladı. Bu esnada suyun kaynamakta olduğunu fark etti. Demliği alıp içerisine çay doldurmak üzere çay kabının bulunduğu küçük dolaba gitti. Küçük dolap bu tür ıvır zıvırlar için vardı. Demliğe 5-6 kaşık çay atıp, çay kabını yerine kaldırdı. Demlikteki çayın üzerine su dökerek çayı demledi ve çaydanlığa su ekleyerek -damacanadan- demlik üzerinde olduğu halde ocağa geri koydu. Kutunun kapağını açarak beyaz peynirden kesip, çıkarttığı tabağa bıraktı. Onu da hemen masaya götürerek tezgâhta ki karışıklığa son vermeye niyetlendi. Boş gitmeyeyim diye bir düşünce geçti beyninden ve küçük dolaba gidip şekerliği aldı. Onları götürüp masaya bıraktıktan sonra, dolaptan kaşar peyniri kutusunu çıkarttı ve tezgâhtaki işler sırasına dizdi. İşi bitmiş beyaz peynir kutusunu dolaba bırakıp geldi. İki bardak ve çay kaşıklarını alarak masaya koşturdu. Tezgâhtaki küçük çöpü yanına çekip, öncesinde yıkadığı domates ve salatalıkları soymaya başladı. Çaydanlıktaki su kaynayınca altını kıstı. Domatesler ve salatalıklar için bir tabak daha çıkarıp onları tabağın içine dilimledi. Küçük çöpü yerine kaldırdı. Tabaktaki sebzelerin üzerine küçük dolaptan eline geçirdiği zeytinyağından döktü. Zeytinyağını dolaba kaldırıp tuzluk eşliğinde -dolaptaki- tabağı masaya götürdü. Geriye geldiğinde, kaşar peynir için bir tabak daha çıkarıp tabağı küçük dilimlerle doldurdu. İşini bitirdiği kaşar peyniri kutusunu, kaşar peyniri tabağını masaya bırakmaya giderken, buzdolabına attı. Tüm bu telaşa karşın masada bulunması gereken ne varsa oradaydı işte. Ekmek! diye düşündü o an. Buzdolabında var mıydı acaba? Ya bitmişseydi! Dolabı kurcaladı ve işte orada önceki günden kalma, dilimlenmiş somun ekmek vardı. Fazla yemese de eski günlerdeki gibi gördüğüne sevindi. Ekmek için de bir tabak çıkartıp masanın başköşesine yerleştirdi. Çayın dem durumuna bakmak için yeniden mutfağın yolunu tuttu. Kaç kez gidip gelmişti acaba bu yolu diye geçirdi içinden. Ama ne fark ederdi ki. Sevdiğinin yoluydu bir nevi. O da neredeyse elinde iki sıcak simitle gelir, kahvaltının en tatlı parçası olur, karşısına yerleşir, onu mutlu ederdi. Onu görmek bile kendisini mutlu ediyordu. Yoksa niye peşinden buralara kadar, bu kendisine yabancı ve yaban şehre gelsindi ki. Çay tamamdı. Tek eksik oydu şimdi. Onu da mutlu edecek olmanın heyecanı da sarmıştı kendisini. Kahvaltıyı hazır etmişti ki çok kısa bir zamanda yapmıştı bunu -belki bir yerlerde bu konuda dünya rekoru denemeleri falan bile yapılıyordu-, çay hazırdı. Ayrıca seveninin seni beklemesi az mıdır? Ona bunu da tattırıyordu. Bekliyordu. Bekliyordu. Zaman, işte böyle anlarda geçmek bilmezdi. Ya da daha bir, yer çekimine yenik düşerdi. Ağır zaman. Zaman ağır. Zaman. Ağır. Zaman. Zaman. Bekliyordu. Şimdi zil çalmalıydı. Hatta çalmıştı galiba kendisi duymamıştı. Çalmış mıydı? Bekliyordu. Çay tam kıvamına gelmişti. O da bekliyordu. Masada kahvaltılıklar. Onlar da bekliyorlardı. Zengin bir sofra değildi. Mutluluk vericiydi yalnızca. Zamandan çalıcı. Azınlık ama sevimli. Bekliyordu. Beklemek üzerine düşünmeye başladı. Beklemekli kareler geçti gözlerinin önünden, beyninin köşelerinden. Bekleyenler, bekletilenler. Beklemek. Bekliyordu. Bilmediği bir şehirde, sevdiğinin peşinden gelip her şeyini geride bıraktığı ve bilmediği bu şehirde. Geri dönüşleri yoktu. Gemilerini küller içinde görüp de gelmişti. Tanrıları onu terk edeli milyon yıldı. Yalnızdı onsuz. Yabancıydı şehre ve tek her şeyi oydu. O. Ve gelmiyordu. Gelecekti. Gelecek miydi? Bekliyordu. Gelecek neydi?

07.06.2009

Hiç yorum yok: