Bu Ne Hal?


Oturmuşum terminalin bir köşesine,
bağlarından koparılmış bir papatya misali bükük bir boyunla…
Hem gövdemden koparılmışım hem sularım beni terk eylemiş…
Oyuncağını kaybetmiş altı yaşında bir kız çocuğunun hüznüyle seyreyliyorum gelip geçenleri.
Ve gözlerim yerlerde arıyor yitirdiğimi çocuk hüznüyle…

Üşüyorum.
Bedenimden titreme geçiyor.

Sağda solda çaycıların bağırtısı, kırılan bardakların şangırtısı ve telefon sesleri var.
Susuyorum.
Çünkü konuşmak boşuna.
Kelimeler düğüm düğüm boğazımda ancak ne yutabiliyor ne çıkartabiliyorum.
Kusmak gibi olsa şu an için konuşmak.
Kussam ve yeniden sussam.

Aksime bakıyorum mağaza camından.
Bezgin, solgun, kararsız, dağınık…
Aksim bana “Bu ne hal?” diyor.
Konuşamıyorum.
Anlıyor.

Kalemim kalıyor yalnızca gördüğüm,
elimden düşmekte olan…
Açılan kapılar aksimi bir var bir yok ediyor.

Süzülen yapraklar gibi can atarken toprağa kavuşmak için
savruluyorum.
Humus olmak,
belki yüzlerce yıl sonrası için fosil olmak,
bir işe yaramak velhasıl…
O da uçup gidiyor elimden.
Ben uçuyorum…

Sızlıyor kaval kemiklerim.
Küçük ve afacan bir çocuk gibi koşturmaktan başka bir şey yapmıyorum.
İçimde bir yerlerde çok yorulmuşum.
O yeri bulamıyorum.
O yerde kaybolmuşum.

19.07.2007

Yaşlanıyorum!!


Artık daha çok şeye alınır oldum
ve daha fazla ilgi bekler oldum sağımdan solumdan.
Uzun uzun yazılar yazar oldum.
Uzun yazıları okur oldum.
Artık, kısa cümleler kurup anlatmayı öğrendiğim sıra dertlerimi,
uzun yazılarda huzur bulur oldum.
Sabahları, omuzlarımda, belimde, bileklerimde sızılar duyar oldum.
Pazardan dönüşte ağrılar ve ‘of puf’lar kapladı her yanımı…
Kitaplarıma ayırdığım zamanı dostlarıma ayırır oldum.
İki kadehli akşamları konuşur olduk.
Gözlerim yol çeker oldu, beklediğim olmadığı halde…
Annemi, babamı yorumlar oldum.
Yaşam şevkimi, gelecek nesillerine aktarır oldum, bu ülkenin.
Yaşam gailesine yenik düşer oldum.
Kıvırcık saçlı çocuklar görünce ilk gençlik yıllarımı anar oldum,
top sakallı gençlerle üniversite yıllarımı…
Geçen giden nice zamana dönüp bakar oldum.
80’lik dedeler görünce ağlamaklı oldum.
Uzun yolları aşma gayretim azalır oldu.

Kar gibi insan…
Yağar, Gürler, Birikir ve Erir…

Erken biriktim sanırım,
erken eriyorum.
Zamansız açan Nar Çiçekleri gibi…
Ama bağrımda Kardelenler yetiştiriyorum…

29.06.2007

Gözlerim Ufukta Beni Bekler


Nicedir unuttun beni.
Yazmaz aramaz sormaz oldun.
Hatta gözlerimi de sensiz bıraktın nicedir.
Nerelerdesin?

İki satır kelam, bir nefes buğu çok mu bu kadar geçmişin hatırına?
Ya da uzak mesafeler mi engel buna?

Kalk şimdi, geceliğinle, sabahlığınla ya da üzerinde var olanla.
Bir düşten silkinir gibi uyan.
Ara beni gözlerinle ama korkma gitmiş değilim.
Bil benim buralarda olduğumu sadece, hisset.
Ağlama…

Bırakma kendini umutsuz sabahların ve gecelerin ve zamanların koynuna.
Diri ol, dinç, sağlam, güçlü ve bir kısrak gibi atik ol.
Geleceğim gün beni nasıl karşılaman gerekirse öyle ol.
Çünkü geleceğim
Bunu sen de ben de biliyoruz.
Döneceğim…

Çünkü sevmem ben gitmeleri, terk etmeleri, ayrılıkları, gözyaşlarını, bırakmaları…
Çünkü sevmem ben karanlığı, yalnızlığı, acımasızlığı, yargısız infazları…
Sevmem bilirsin tıpkı kırmızıyı sevmediğim gibi.
Savaşı da sevmem ama savaşırım her daim.
Bizim için…

Gayret et ve bul beni o sinsi akşam vakitleri.
Göreceksin ben her yerdeyim.
Duy beni denizin dalgasıyla yarışan martının çığlığından.
Göreceksin ben her yerdeyim.
Hisset beni yağan yağmurun damlalarını kıran güneşin ısısından.
Göreceksin ben her yerdeyim.

Bir ağustos böceği de olabilirim şimdi ya da bir karınca.
Ya da mavi bir kelebek düşünde seni gören.
Yeni doğmuş bir bebek çığlığı da olabilirim düşlersen…

Ben burada olacağım sen varken.
Ve sen benle olacaksın ben varken.
Beni böyle yalnız, bırakma beni.
Kaybetme beni ve vazgeçme sakın.

Aşk, sen adım attıkça veryansın edecek çığlıklarla.
Mutluluk yakın…

02.04.2007

Mutsuzluktur İnsanın Doğası


Düşünün bir. İnsan doğduğu andan ölene dek mutlu olmaya çalışır. Bu da şunu ifade ediyor. İnsanın doğası ve ruh hali gündelik yaşam içerisinde mutsuzluktur. Bir ömürde mutlu olduğumuz anlar o kadar sınırlıdır ki…

Aksine mutlulukla dolu olup mutsuz olamamayı öğrenseydi insanoğlu yaşam nasıl olurdu acaba? Herkes herkese günaydın deseydi mesela en basitinden. Çok şey mi bu?

O kadar yalnızız ki kalabalıklar içinde. Kendimize o kadar uzağız ki toplum olarak. Ne kimseye güveniyoruz ne de kimse bize güveniyor. Ne kimseye açılabiliyoruz ne de kimse bize döküyor içini. Sonuçta kutuplaşan, kaçan, birbirinden habersiz, kızgın, kırgın, öfkeli, bastırılmış, kendi olamamış, kendine ve başkalarına güven duygusundan yoksun ve tek görümlük insanlar oluveriyoruz.

Silkinerek uyanmak pazar yeri sinekleri gibi... Şaha kalkmak ve savrulmak dörtnala... Titremek soğuk rüzgârların önünde ve gem vurmak daha fazla mutsuzluğa... Aşmak dağları, denizleri... Aydınlatmak kuytuları. Işığa boğmak her yanı. Gülümsemek ışıl ışıl, diş diş... Kendini bulmak oyuncak reyonlarında... Uçan kelebeğin kanadında... Süzülen balonun renginde... Kısacası görmek etrafındaki mutluluğu. Sevmek her şeyi yeni baştan. Kahkahayla doğmak ve müzikle coşmak bir martı gibi...

Deneyelim bir. Giden yıllardan daha fazlasını kaybedecek değiliz.

Yetmedi mi bu kadar sığınmak kuytulara?

Yetmez mi bunca ikiyüzlülük hem kendimize hem insanlara?

Hadi kalkın ayağa…

23.03.2007

Dönmenin Buruk Sevinci

Uzun günlerin ardından dönüş yaşayan leylekler gibiyim. Ama kuş gribinden ötürü, üzgün insanlığa kırgın bir yanımda yok değil bu dönüşte. Eskiden, o buzulların hala diri, hala soğuk ve katı olduğu dönemlerde içim içime sığmazdı bu dönüş günlerinde. İnanılmaz bir seyahat olurdu. Şimdilerde ise içi boşaltılmış bir göçü, göç mağdurları gibi yaşamanın burukluğu var. Elimizde kalan bir bu vardı. Artık bu da bizi tatmin etmiyorsa, tutunmalı mı daha fazla, yoksa alışmalı mı soğuğa ve göçmemeye? Varsın kısırlık baş göstersin. Bu dünyaya, acınası ve insan denen canlıların bitirdiği bu dünyaya bir leylek daha kazandırsam ne olur kazandırmasam ne?

Güz dönümleri, baharlar ne de güzel karşılanırdı. Lak lak ettik mi, insanlar sevinirdi eskiden. Neye sevineceklerini bile bilmiyorlar artık. Gelecek çok mu karanlık?

Bir leyleğin ömrü iki lak lak dedikleri, ne eski bir fısıltı şimdi. Atalarının miraslarına bile sahip çıkamadı bu yeni nesil. Bu güruh. İçi boş ve her şeyi emilmiş bir yaşamı tadan. Değer vermeyi bilmeyen ve değer görmeyen. Sokakta koşturup, mahvolmamış güzelim dünyayı tanımayan, tanısa da umursamayan, geçmişi hatırlamayan, gelecekten umutsuz, kendinden bezmiş, ruhu yitmiş bu neslin.

İyi ki geçmişler geçmişte kalmış. Yoksa ne çok acı var onlar için bu zamanda. Ne çok hüsran bu hazanda. Ne bir sıcaklık, ne bir ışık bu baharda.

Güzel günler göreceğiz, güneşli günler diyen şair iyi ki buralarda değil artık. Bu solgun ve renksiz yaşamda İstanbul’a baksaydı eğer, bir taş otururdu böğrüne. Bir acı yakardı bağrını. Ve bir ateş dağlardı yüreğini.

Uçmak öylesine uzak diyarlar üstünden ve dönmenin sevinci. Gezip görmenin ve anlatmaya heveslenmenin hazzı. Yukardan yaşamak yeryüzünü bir göç zamanı ve tadına bakmak esen rüzgârların, ısıtan güneşin. Ardındansa gelip bulamamak anlatacak kimseyi. Hevesinizin kursağında kalması ne acı.

“Kendimizi bulmak,
eski bir pırpırla
kıyıdan kıyıya
uçmaya benzer:
önümüzde fırtınalar vardır,
ancak bir kez başladığımızda,
geri dönmek için
çok geçtir artık.”
Richard Bach

06.03.2007

Erkenden

Dur daha. Bu başlangıç. Yaşam, maymunlar cehennemine sığınmak gibi olduğunda hissetme bile oranın hissiz, soğuk, yapış yapış boşluğunu. Bir tutam tutarsızlık kadar çiğ ve acı gelir.
Herkes istediğini anlıyor ya da anladığını istiyor. Ya da anlamakla istemek aynıdır aslında. Ya da istenenleri anlamak mıdır yaşam?
Gemiler çok açılınca bulurlar yolu. Sığlarda yüzemezler. Böyledir yaşam. Her yer kara ise karayı fark edememek anlamlı zaten. Her şey bilinçaltı. Ne görmek istiyorsan onu görürsün.
Bir çocuk baktığı şeyin ne olduğunu düşünürse, o şey ona dönüşür. Sorun, yetişkin olmakta, çocuk kalamamakta. Büyüdük ve kirlendi dünya. Hepimiz başka ufaklıkların hayalleriyiz aslında. Anlayarak, güvenerek, ağlayarak sonra bu yaşama başka bakarak. Bazıları gerçek sandıkları ile yaşar, bazıları ise gerçekleri sanrı sanır. Sonuçta bu yaşamda fikir mücadelesi vermeyenin, ne işi olur açık denizle. Çarpışmak yürek ister dalgalarla, rüzgârla, suyla.
Düşünmek, tehlikeli iştir, yazmak da öyle. Yazıp düşünen tehlikelidir.
İnsanlar, duygulu, gergin, sıkıcı, tuhaf, gerçekçi, önce genç, sonra diri, yaşlı, histerik, platonik, sadist ve mazoşist. Paris’te ve Londra’da ve her yerde aslında. Yaşamın her yerde devam etmesi gibi. Her yerin yaşam kokması gibi.
Yaşamı tartışan, bir çift insan.

25.01.2007

Kahvaltı

Sabah uyandığında, kendini yataktan atmaya zorladı kalkabilmek için. Daha fazla uyumamalıydı. Günün yarısı olmuştur bile diye düşündü. Saati arandı gözleri. Kısık olmaları açılmak istememeleri gibi anlaşılabilirdi. Direniyorlardı kalkmamak, kapalı kalmak ve daha fazla uyumak için. Ama hayır. Gözlere ve bilince ya da bilinçaltına yenilinmemeliydi. Kalkılacaktı. Bazı şeyler zorluklarla (!) başa çıkmayı gerektirirdi. Saati gördü sonunda. Buğulu, titrek, belirsiz. Yelkovanı mı akrebi mi gördüğünü bilmiyordu bakarken. Ah şu gözlerim diye düşündü yeniden. Sonunda açtı gözlerini kocaman. En azından denedi. Ve saat on ikiye gelmek üzereydi. İnanamadı. Bu kez gözler kendiliğinden açıldı. Bu da bir şeydi o rehavet içerisinde. Ardından yeniden refleksten önceki hallerine döndü gözler. Dalgaların gelip gitmesi gibi. Çekildiler yeniden. Gözleri hala dörtte üç kapalıydı. Battaniyeyi üzerinden attı. Haziran gelmişti ama hala battaniye örtünmek gerekiyordu bu tuhaf şehirde. Bilmediği, yabancısı olduğu, alışamadığı. Sevdiği için yollara düşüp, sevdiğinin peşinden geldiği ve her şeyini arkada bıraktığı bu şehirde, her şey nasıl da farklıydı. Düşünmemeye çalıştı. Şimdilerde eve gelir diye düşündü. Kalkmalıydı. Güzel bir kahvaltı hazırlamalıydı. Bu saatte kahvaltı yedirecekti sevdiğine, ne var ki kendisi güne yeni başlıyordu. Sonunda yatakla olan ilişkisine son verdi. Kalkmıştı işte. Pijamalarını çıkarttı. Yatağı düzeltti. Banyoya gitti. Saçlarına baktı şöyle bir. Karmakarışıktılar. Duşa girmeye karar verdi. Üzerindekileri çıkarttı ve kirli çamaşır sepetinin üzerine koydu. Havluya uzak kaldığını fark etti. Suyu açmadan almalıydı. Öyle de yaptı. Kendini serin suyun altına bıraktı hemen. Sıcak suyu sevmezdi. Sıcak su ayılmasını sağlamaz, onu yeniden uykunun kollarına çekerdi hep. Bunun yanı sıra sıcakla arası da yoktu. Soğuğu tercih ederdi. Suyu biraz ılıştırdı yine de. Suyun altında zamanı düşündü yeniden. Elimizi kolumuzu bağlayan, yetişmek için koştuğumuz, her şeyi tıkış tıkış yaşamak zorunda bırakan, bitiveren, en güzel anlarda çabuk, en zor anlarda yavaş giden -öyle miydi gerçekten-, kendini aynada daha da çok hissettiren zamanı. Saçlarına sürdüğü şampuanı köpürttü zamanla yarışarak. Saçlarını kısa kestirmiş olmasına sevindi yeniden. Bilmediğin bir şehirde en ideali saçlar için. Zaman ve olanaklar. İşi bitmişti, saçlardan sonra. Acele ederek çıktı duşun altından. Kafasında dolaştırdığı tilkilerle her işi birbirine girmeye başlamıştı bile. Üzerine bir telaş siniyor, kanına adrenalin karışıyordu. Hemen havluyla kurulanarak yanına aldı eşyalarını ve onları giymek üzere odaya koştu. Üzerine bir tişört seçti ve aynanın karşısında, kısa saçlarına hızlıca bir şekil uydurdu. Havluyu çamaşırlığa götürdü oradan da mutfağa girdi. Çaydanlığa damacanadan su koyup çay yapmak gerekiyordu bu şehirde. Gerçi bu ülkenin belki de dünyanın her yerinde artık böyleydi bu durum. Birileri benzinden olduğu gibi sudan da mı para kazanıyordu yoksa insanları aldatarak. Neyse önemsizdi şimdi. Çaydanlığı ocağa koyup altını yaktı ve hemen buzdolabına seğirtti. Kahvaltı kabındaki zeytini aldı dolaptan, uzaklaştı ki kapısı açık kalmıştı bu ara, bir eliyle masanın örtüsünü kaldırdı, koltuğa fırlattı ve zeytini masaya bıraktı kapağını açarak. Kapağı mutfağa götürdü, tezgâha bıraktı, dolaba döndü, domates ve salatalıklardan çıkarttı, tezgâha bıraktı, dolaptan beyaz peyniri çıkarttı ki kutudaydı, onu da tezgâha bıraktı. Beyaz peynir için bir tabak çıkartıp, domates ve salatalıkları yıkamaya başladı. Bu esnada suyun kaynamakta olduğunu fark etti. Demliği alıp içerisine çay doldurmak üzere çay kabının bulunduğu küçük dolaba gitti. Küçük dolap bu tür ıvır zıvırlar için vardı. Demliğe 5-6 kaşık çay atıp, çay kabını yerine kaldırdı. Demlikteki çayın üzerine su dökerek çayı demledi ve çaydanlığa su ekleyerek -damacanadan- demlik üzerinde olduğu halde ocağa geri koydu. Kutunun kapağını açarak beyaz peynirden kesip, çıkarttığı tabağa bıraktı. Onu da hemen masaya götürerek tezgâhta ki karışıklığa son vermeye niyetlendi. Boş gitmeyeyim diye bir düşünce geçti beyninden ve küçük dolaba gidip şekerliği aldı. Onları götürüp masaya bıraktıktan sonra, dolaptan kaşar peyniri kutusunu çıkarttı ve tezgâhtaki işler sırasına dizdi. İşi bitmiş beyaz peynir kutusunu dolaba bırakıp geldi. İki bardak ve çay kaşıklarını alarak masaya koşturdu. Tezgâhtaki küçük çöpü yanına çekip, öncesinde yıkadığı domates ve salatalıkları soymaya başladı. Çaydanlıktaki su kaynayınca altını kıstı. Domatesler ve salatalıklar için bir tabak daha çıkarıp onları tabağın içine dilimledi. Küçük çöpü yerine kaldırdı. Tabaktaki sebzelerin üzerine küçük dolaptan eline geçirdiği zeytinyağından döktü. Zeytinyağını dolaba kaldırıp tuzluk eşliğinde -dolaptaki- tabağı masaya götürdü. Geriye geldiğinde, kaşar peynir için bir tabak daha çıkarıp tabağı küçük dilimlerle doldurdu. İşini bitirdiği kaşar peyniri kutusunu, kaşar peyniri tabağını masaya bırakmaya giderken, buzdolabına attı. Tüm bu telaşa karşın masada bulunması gereken ne varsa oradaydı işte. Ekmek! diye düşündü o an. Buzdolabında var mıydı acaba? Ya bitmişseydi! Dolabı kurcaladı ve işte orada önceki günden kalma, dilimlenmiş somun ekmek vardı. Fazla yemese de eski günlerdeki gibi gördüğüne sevindi. Ekmek için de bir tabak çıkartıp masanın başköşesine yerleştirdi. Çayın dem durumuna bakmak için yeniden mutfağın yolunu tuttu. Kaç kez gidip gelmişti acaba bu yolu diye geçirdi içinden. Ama ne fark ederdi ki. Sevdiğinin yoluydu bir nevi. O da neredeyse elinde iki sıcak simitle gelir, kahvaltının en tatlı parçası olur, karşısına yerleşir, onu mutlu ederdi. Onu görmek bile kendisini mutlu ediyordu. Yoksa niye peşinden buralara kadar, bu kendisine yabancı ve yaban şehre gelsindi ki. Çay tamamdı. Tek eksik oydu şimdi. Onu da mutlu edecek olmanın heyecanı da sarmıştı kendisini. Kahvaltıyı hazır etmişti ki çok kısa bir zamanda yapmıştı bunu -belki bir yerlerde bu konuda dünya rekoru denemeleri falan bile yapılıyordu-, çay hazırdı. Ayrıca seveninin seni beklemesi az mıdır? Ona bunu da tattırıyordu. Bekliyordu. Bekliyordu. Zaman, işte böyle anlarda geçmek bilmezdi. Ya da daha bir, yer çekimine yenik düşerdi. Ağır zaman. Zaman ağır. Zaman. Ağır. Zaman. Zaman. Bekliyordu. Şimdi zil çalmalıydı. Hatta çalmıştı galiba kendisi duymamıştı. Çalmış mıydı? Bekliyordu. Çay tam kıvamına gelmişti. O da bekliyordu. Masada kahvaltılıklar. Onlar da bekliyorlardı. Zengin bir sofra değildi. Mutluluk vericiydi yalnızca. Zamandan çalıcı. Azınlık ama sevimli. Bekliyordu. Beklemek üzerine düşünmeye başladı. Beklemekli kareler geçti gözlerinin önünden, beyninin köşelerinden. Bekleyenler, bekletilenler. Beklemek. Bekliyordu. Bilmediği bir şehirde, sevdiğinin peşinden gelip her şeyini geride bıraktığı ve bilmediği bu şehirde. Geri dönüşleri yoktu. Gemilerini küller içinde görüp de gelmişti. Tanrıları onu terk edeli milyon yıldı. Yalnızdı onsuz. Yabancıydı şehre ve tek her şeyi oydu. O. Ve gelmiyordu. Gelecekti. Gelecek miydi? Bekliyordu. Gelecek neydi?

07.06.2009

Biteviye

Bu da bitecek bütün kitaplar gibi dediğin. Bunun da sonu gelecek dediğin. Ve gelir de nihayetinde. Bilirsin işte. Bilmişsindir hatta. Bilmek acıtır oysa. Bilmiş olmak acıtmaktadır o an. Nedir bu dersin kendine. Ya da neydi bu. Ama hiçbir zaman öğrenemezsin. Aslında öğrenmek değil de anlayamamaktır yaşadığın. Çünkü öğrenmişsindir de yordayamamaktasındır. Kaçarsın kendinden. Elinden geldiğince. Hemen dışarı atarsın kendini. Cici arkadaşlarının yanına. Sakınmak için kendini düşüncelerinden. Onlarla yalnız kalmamak için mücadele edersin ölesiye. Ordadırlar ama görmemeye çalışmaktasındır. Bu gayeyle kendini yorar uyursun. Uyur musun? Uyur gibi yaparsın ya da. Ya da uyuyamazsın. Hemen sarılacak başka meşgaleler bulursun. Ararsın. Önce bulamamışsındır. Evde bir tur atar, eşyalara bakınırsın. Buzdolabını açar kapatırsın, zamanı midenle doldurmak istersin. Miden dolunca zaman geri döner. Düşünceler askıdan inmeye başlar. Hemen kaçarsın yeniden. Gecenin geç vaktidir. Arayacak gerçek dostlar da yoktur aslında. O saatte kimi arasan tersler kesin. Hemen bir düşünce daha eklenir hayatta kimim var ki zaten benim gibilerden. Korktuklarına bir yenisi daha eklenir. Televizyon yardıma yetişir oradan. Kımızı düğmesi sinyal göndermiştir beynine. Kumandayı bulma telaşıyla, şimdi unutacağım sizi sırıtışı yerleşir yüzüne. Kanepedeki yastıkları kıvama getirme işi de çalmaktadır zamandan. Aslında zamandan sayılmayan uzatmalardır ama bilinmezden gelinir. Kanallar ki milyonlarcası vardır elinin altında, sırayla geçilir hemen, hiç birinden bir düşünce esinlenmeye zaman bırakılmaksızın. Yalnızca sayılar görülür ekranda ve de adları kanalların. Matematiğe yorarsın bütün beyni. Zaman hızla akmaktadır sanırsın, oysa kanallar listesi hepi topu üç dakikanı alır bilirsin. Yine de baştanbaşa tekrar tekrar yastıklarına gömülür gözkapaklarına lanet edersin içten içe. Ama bunu bile düşünmek istememektesindir. “Hiç düşünce” dersin kendine oyuncak ayınla konuşur gibi. Sanki ona laf atıp gevezelik yapmak ister gibi. Issızlık da canını sıkmaya başlamıştır, delmeye çalışırsın. Gidip klimayı da açarsın bunalmışsındır hem de ses olsun istersin. Yalnızca dört saniyelik karelerle zaman doldurulan televizyondan medet umarak yine yapıştığın kumandaya daha sıkı sarılır bir program ararsın beyni uyuşturmak üzerine ki çoğu o işe yaramaktadır aslında. Zamanı atlatmışsındır işte o bir kaç karede. Unutmuşsundur gerçekten. Neyi ve niye unutmak istediğini hatırlatacak bir şey çıkıncaya kadar. Unutmak gibi olmaz ama. Çünkü gözünü ayırsan ekrandan hatırlarsın ıssız ve boş evdeki yankılarından renklerin. Evde durarak olmayacağını anlarsın bu işin. Hemen evden çıkmalısındır. Atlarcasına kalkarsın kanepeden. Kapatmayı bile unutarak aptal kutusunu. Hemen kıyafet seçimine başlamak düşüncesi yerleşir, zamandan daha da çalabilmek için. İşe de yarar hani. Dolap geniştir, içinde kaybolasıya. Ama dolaptaki bütün ıvır ve zıvır kardeşler hatıra kokmaktadırlar diye bir düşünce geçer bir zaman sonra uzak köşesinden beyninin. Düşüncenin saatteki hızının üç yüz km olması bile onu göz ardı edebilmeni sağlamaz. Elinde kalmış ve henüz denenmemiş, denenmiş de olabilir ilk kıyafeti suratına bastırarak bir ağlama nöbetine tutulursun. Hayır hayır, ağlamamalısındır. Kıyafetteki gözyaşlarını terk ederek, üzerinde ne varsa onunla çıkarsın, ya da ilk bulduğunla giymek için odaya en uzak olan noktadan. Ya bir ceket eskilerden, ya bir kapüşon. Anahtarları unutmak isteyerek unutmama telaşına düşer ve cebine atarsın, televizyonun geride bıraktığı değişken ışığından kaçarcasına. Evin dışındasındır. Temiz hava önce bir hissettirir kendini, gözyaşlarının yol yaptığı şeritlerde yanaklarındaki. Ağzına soğuk hava dolar. Bir buğu salıverir ve hayat ne güzel diye düşünürsün saçmaladığının farkına varana kadar geçen iki saniyede. O an hayatın güzelliği senin için bir çıkmazdan başka nedir ki? Hızlı adımlarla ilerlersin. Kafanı dinleyebileceğini düşündüğün bir yer bulmaktır telaşının nedeni. Amacın yalnız kalmaktır. Sanki evdekinden farklı bir şeymiş gibi. Oysa için için kalabalığa karışıp unutmak derdindesindir de kendine itiraf etmek zor gelmektedir. Ama yok aslında zaten düşünmüşsündür bunu. Ama o saatte arayacak kimsen olmadığını düşündüğün de gelir aklına hemen. Tekrar ve tekrar ve tekrar yıkılırsın. Gözyaşların, rüzgârın silmek üzere olduğu yolları tekrar tazeleyerek yanaklarındaki, dudaklarına kadar iner ve oradan çenene geçerek yerçekimine yenik düşerler. Bunu düşünmezsin ama olayların paralelinde gerçekleşir. Kanının akması ya da düşüncelerin sürekli kafanda cirit atması gibi. Hatta nefes alman, yürümen kadar doğal bir durumdur. Farkında olmadan işleyen bir çarktaki, tek, başına buyruk canlısındır. Çark edersin. Çok hızlı düşünür, hızlı nefes alırsın. Alkol mü, sigara mı, intihar mı, yoksa yoksa ne. Bilmemektesindir. Sadece bu da bitecek dersin. Okuduğum ve biten bütün kitaplar gibi. Ve işte bunu da bileceksindir. Bitecektir.

05.06.2009

Düşü -nü- yorum

Sahilde oturmuş, sersem eden rüzgâr eşliğinde -rüzgâr mı sersem ediyor gerçekten yoksa ben sersemliğimi rüzgârla örtbas mı ediyorum? hep sersem miydim, sonradan mı oldum acaba? böyle şeyleri bilmek mümkün mü ki?- ve de güneşin altında -sersem eden güneş olmasın- oradakileri izliyorum. Kuma tekmeler atarak yürüyen, koşan ergenler, kumdan kaleler yapan çocuklar, gözlerini kısarak düşünür gibi yapan ya da gerçekten düşünen ve bu esnada ufka bakan ya da ufka dalmış olan yetişkinler -gerçekten yetişkinler mi? neye yetişmişler? yetişkinliğin ölçütü var mı? yetişkin olunduğuna kim, nasıl karar veriyor? yaşına mı bakılıyor, aklarına mı mesela?- yaşamın garip bir mozaiğini oluşturuyorlar. Peki, benim gözüm neden takılıyor ki bunlara, diyorum sonra kendi kendime. Hâlbuki benim de hayatım düşünüldüğünde gözler kısılarak ufka nazır, aynı anılardan bende de tonlarca çıkar.

Yere bir çakıl taşı düşüyor. Elimde olduğunu fark etmediğim ve hatta elime ne zaman ve nereden geçtiğini bile bilmediğim bir çakıl taşı düşüyor yere. Sesini duyunca kafamı eğip bakıyorum. İlk kez görmüşüm gibi –belki de ilk kez görüyorum- bakakalıyorum bir süre ve elime alıyorum ufka dalmadan önce, gözlerimi kısarak –ufka mı bakıyorum gözlerim kısık yoksa çakıl taşına mı, bilmiyorum-.

Neden sonra kendime geliyorum, akşam serinliğini hissederek sersemleten rüzgârın (!) etkisiyle ya da çakıl taşının sesiyle. Çakıl taşına bakıyorum sonra ufka bakmaktan ışığa duyarlı hale gelmiş gözlerimi kısarak.

03.06.2009