Düşünün bir. İnsan doğduğu andan ölene dek mutlu olmaya çalışır. Bu da şunu ifade ediyor. İnsanın doğası ve ruh hali gündelik yaşam içerisinde mutsuzluktur. Bir ömürde mutlu olduğumuz anlar o kadar sınırlıdır ki…
Aksine mutlulukla dolu olup mutsuz olamamayı öğrenseydi insanoğlu yaşam nasıl olurdu acaba? Herkes herkese günaydın deseydi mesela en basitinden. Çok şey mi bu?
O kadar yalnızız ki kalabalıklar içinde. Kendimize o kadar uzağız ki toplum olarak. Ne kimseye güveniyoruz ne de kimse bize güveniyor. Ne kimseye açılabiliyoruz ne de kimse bize döküyor içini. Sonuçta kutuplaşan, kaçan, birbirinden habersiz, kızgın, kırgın, öfkeli, bastırılmış, kendi olamamış, kendine ve başkalarına güven duygusundan yoksun ve tek görümlük insanlar oluveriyoruz.
Silkinerek uyanmak pazar yeri sinekleri gibi... Şaha kalkmak ve savrulmak dörtnala... Titremek soğuk rüzgârların önünde ve gem vurmak daha fazla mutsuzluğa... Aşmak dağları, denizleri... Aydınlatmak kuytuları. Işığa boğmak her yanı. Gülümsemek ışıl ışıl, diş diş... Kendini bulmak oyuncak reyonlarında... Uçan kelebeğin kanadında... Süzülen balonun renginde... Kısacası görmek etrafındaki mutluluğu. Sevmek her şeyi yeni baştan. Kahkahayla doğmak ve müzikle coşmak bir martı gibi...
Deneyelim bir. Giden yıllardan daha fazlasını kaybedecek değiliz.
Yetmedi mi bu kadar sığınmak kuytulara?
Yetmez mi bunca ikiyüzlülük hem kendimize hem insanlara?
Hadi kalkın ayağa…
23.03.2007

1 yorum:
ercan çok güzel olmuş, yüreğine, eline sağlık... anladığım kadarıyla sende boşa geçmemiş yıllar ve de geçmeyecekler...darısı hepimize...
Yorum Gönder